Birbirleriyle etkileşim halinde olan tek tek bireylerden oluşan gurupların kalıplaşmış davranışları neticesinde ise “sosyal hayat” ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bir coğrafi alandaki sosyal hayatın nasıl olduğunu ve ileriye dönük olarak hangi seyirde bulunduğunu bilebilmek için, buradaki gurup davranışlarına bakmamız büyük önem taşımaktadır. Daha Türkçesi; bir coğrafi alanda bulunan insan guruplarının davranışlarına bakarak sosyal hayatın ileride nasıl olacağını, burada ne tür sosyal olayların yaşanma ihtimalinin ağırlıklı olduğunu tahmin edebiliriz.
Tıpkı sosyal gurupları oluşturan bireylerin birbirleriyle etkileşimleri gibi belli coğrafi alanda bulunan şehirler ve devletler de birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Öyle ki, bilişim alanındaki (bilgisayar, internet, uydu v.b.) gelişmeler sonrasında ülke sınırlarının sanal alemde ortadan kalkmış olması, bu etkileşimi çok ileri boyutlara taşımıştır. Artık, bilmem hangi ülkedeki bir gelişmeden hemen haber alınmakta ve hatta bu olayın yansıması bir başka ülkede de hemen yaşanabilmektedir. Dahası, ülkelerin siyasal yapıları da etkileşim içerisinde oldukları ülkeler nedeniyle şekillenebilmektedir.
Bilişim alanındaki gelişmeler sonrasında birbirlerinden uzak coğrafyalarda bulunan ülkelerin birbirleriyle etkileşimleri pratikte görülmekle beraber, coğrafi olarak birbirine yakın ya da komşu olan ülkelerin birbirlerinde meydana gelen gelişmelerden etkilenmeleri ve siyasi yapılarının da bu etkileşim doğrultusunda şekillenmesi, daha güçlü derecede olasıdır. Ancak ülkeler arasında onların siyasi yapılarını da şekillendirecek bir etkileşimin olup olmamasında, coğrafi yakınlık tek başına etken değildir. Zira ülkelerin siyasi yapılarının oluşumunda yakın coğrafyadaki ülkelerin karşılıklı etkileşimlerinin yanı sıra her ülkenin tarihsel süreçleri, ekonomik ve toplumsal yapıları gibi unsurlar da birer etken olmaktadır.
Türkiye’ye komşu ülkelerden Irak ve Suriye’de yaşanmakta olan olaylar, birçok senaryoyu beraber getirmektedir. Özellikle IŞİD’in ortaya çıkması ve akla uygun düşmeyen bir hızla her iki coğrafyada ilerlemesi, “IŞİD Türkiye’ye de gelir mi?” sorusunu birçok kimseye ister istemez sorduruyor.
Sorulan bu soruya “evet” ya da “hayır” şeklinde cevap vermektense, Irak ve Suriye’nin siyasal yapılarına ve bu yapıyı ortaya çıkaran tarihsel süreçlere, bu ülkelerin ekonomik ve toplumsal yapılarına, burada yaşayan insanların dini algılama ve yaşama biçimlerine v.b. unsurlara bakmamız gerekmektedir. Bunu yaptığımızda karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır: Bu ülkelerin yönetimlerine uzun yıllar boyunca despot eller hakim olmuş, bu ülkelerde ekonomik kaynaklar sadece dar bir iktidar çevresinin elinde kalmış ve bu nedenle de halkın baskın çoğunluğu fakir bir ekonomiye sahip olmuş, farklı etnisitelere ve dini inanca sahip kesimler birbirleriyle barışık olmamışlar gibi gerçeklerle karşılaşırız.
Her iki ülkedeki bu unsurları ülkemiz ile karşılaştırdığımızda ise IŞİD’in Türkiye’ye gelmesinin imkansıza yakın bir ihtimalde olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu ihtimali katileştirme adına, Türkiye’nin büyük bir atılım olarak gerçekleştirmeye çalıştığı “Çözüm Süreci” projesini taviz vermeden devam ettirmesi gerekmektedir. Bazılarının (bu projeye karşı çıkmalarının hamaseti ile) “Kürt Açılımı” olarak nitelendirmeye çalıştığı bu sürecin, sadece Kürt vatandaşlara değil bütün ülke insanımıza katkılar sağladığı, tüm ülke toplumunun birbiriyle kenetlenmesi adına işlevsel bir adım olduğu unutulmamalıdır. Aksi takdirde ülke insanlarının istenen düzeyde kenetlenmesi sağlanmayabilir ve iç çatışmaları engellemek sadece askeri gücün dışına çıkmayabilir.
Tıpkı sosyal gurupları oluşturan bireylerin birbirleriyle etkileşimleri gibi belli coğrafi alanda bulunan şehirler ve devletler de birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Öyle ki, bilişim alanındaki (bilgisayar, internet, uydu v.b.) gelişmeler sonrasında ülke sınırlarının sanal alemde ortadan kalkmış olması, bu etkileşimi çok ileri boyutlara taşımıştır. Artık, bilmem hangi ülkedeki bir gelişmeden hemen haber alınmakta ve hatta bu olayın yansıması bir başka ülkede de hemen yaşanabilmektedir. Dahası, ülkelerin siyasal yapıları da etkileşim içerisinde oldukları ülkeler nedeniyle şekillenebilmektedir.
Bilişim alanındaki gelişmeler sonrasında birbirlerinden uzak coğrafyalarda bulunan ülkelerin birbirleriyle etkileşimleri pratikte görülmekle beraber, coğrafi olarak birbirine yakın ya da komşu olan ülkelerin birbirlerinde meydana gelen gelişmelerden etkilenmeleri ve siyasi yapılarının da bu etkileşim doğrultusunda şekillenmesi, daha güçlü derecede olasıdır. Ancak ülkeler arasında onların siyasi yapılarını da şekillendirecek bir etkileşimin olup olmamasında, coğrafi yakınlık tek başına etken değildir. Zira ülkelerin siyasi yapılarının oluşumunda yakın coğrafyadaki ülkelerin karşılıklı etkileşimlerinin yanı sıra her ülkenin tarihsel süreçleri, ekonomik ve toplumsal yapıları gibi unsurlar da birer etken olmaktadır.
Türkiye’ye komşu ülkelerden Irak ve Suriye’de yaşanmakta olan olaylar, birçok senaryoyu beraber getirmektedir. Özellikle IŞİD’in ortaya çıkması ve akla uygun düşmeyen bir hızla her iki coğrafyada ilerlemesi, “IŞİD Türkiye’ye de gelir mi?” sorusunu birçok kimseye ister istemez sorduruyor.
Sorulan bu soruya “evet” ya da “hayır” şeklinde cevap vermektense, Irak ve Suriye’nin siyasal yapılarına ve bu yapıyı ortaya çıkaran tarihsel süreçlere, bu ülkelerin ekonomik ve toplumsal yapılarına, burada yaşayan insanların dini algılama ve yaşama biçimlerine v.b. unsurlara bakmamız gerekmektedir. Bunu yaptığımızda karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır: Bu ülkelerin yönetimlerine uzun yıllar boyunca despot eller hakim olmuş, bu ülkelerde ekonomik kaynaklar sadece dar bir iktidar çevresinin elinde kalmış ve bu nedenle de halkın baskın çoğunluğu fakir bir ekonomiye sahip olmuş, farklı etnisitelere ve dini inanca sahip kesimler birbirleriyle barışık olmamışlar gibi gerçeklerle karşılaşırız.
Her iki ülkedeki bu unsurları ülkemiz ile karşılaştırdığımızda ise IŞİD’in Türkiye’ye gelmesinin imkansıza yakın bir ihtimalde olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu ihtimali katileştirme adına, Türkiye’nin büyük bir atılım olarak gerçekleştirmeye çalıştığı “Çözüm Süreci” projesini taviz vermeden devam ettirmesi gerekmektedir. Bazılarının (bu projeye karşı çıkmalarının hamaseti ile) “Kürt Açılımı” olarak nitelendirmeye çalıştığı bu sürecin, sadece Kürt vatandaşlara değil bütün ülke insanımıza katkılar sağladığı, tüm ülke toplumunun birbiriyle kenetlenmesi adına işlevsel bir adım olduğu unutulmamalıdır. Aksi takdirde ülke insanlarının istenen düzeyde kenetlenmesi sağlanmayabilir ve iç çatışmaları engellemek sadece askeri gücün dışına çıkmayabilir.









